Date Archives

Şubat 2020

Bir Yol(culuk) Hikayesi

29 Aralık 2019 saat 17.00 suları İzmir-Ankara karayolu, Nilüfer turizmin 15 numaralı koltuğu. 15 bu yolculukta sadece koltuk numarası değil benim için. Aynı zamanda bagaja yerleştirilen parça sayısı. 12 yıldır yaşadığım İzmir’den taşınmak kolay olmuyor. Bir tahta valizle şehrin büyük meydanına çıkılan Gar kapıları kalmadı artık. “Sen mi büyüksün ben mi!” meydan okuması yapılacak yılları çoktan geçtik. Bir yerden bir yere taşınmalar artık onlarca valizle..Sıradan, renksiz.

15 numaralı koltuk cam kenarı normalde ama 14 numarada oturan amca ısrarla 14’ün cam kenarı olduğunu söyledi, kırmadım onu tabi, cam kenarına oturdu amca. Pencere kenarı Amca; hani telefonu çalınca kendi telefonu mu değil mi anlamayan, sonra birinin uyarmasıyla heyecanla telefonunu eline alan ama açmaya yetişemeyen amcalar var ya işte o amcalardan. Mandalina ikram ettim istemedi, midesini yakıyormuş asitli yiyecekler. Normalde bu tip amcalar ikramı geri çevirmez, en bilindik özellikleridir mideye düşkünlük telefonu açmaya yetişemeyen amcaların. Ama bu öyle değildi. Ya gerçekten sıkıntılı bir midesi var ya da utangaç yetiştirilen çocuklardandı. Hani bir akrabasının evine gitse ev ahali yemek yerken, hadi buyur etseler çocuğu “yok ben tokum” diyen ya da “karnım ağrıyor, yemeyeyim” diyen çocuklardan. Aslında karnı ağrımıyordur ya da tok da olsa o yemeği yiyemeyecek kadar değildir. Hatta canı bile ister inceden inceye ama yemeyeceğim demiştir bir defa geri adım atmaz, atamaz, belki çok ısrar edilirse.. Neden böyle davranırlar bilmiyorum ama bu çocuklar kadife yüreklidir, kolay incinir, zor değişir. 60’ını da geçse, mesela  kokusu çıka çıka soyulan, ikiye bölünüp uzatılan mandalinayı bahanelerle geri çevirebilirler. Böyle bir yol arkadaşın varsa anca bir Çağan Irmak filmiyle tamamlanır eksik kalan parça, kadife yürekli film kahramlarının olduğu. Acıtasyonun olmadığı ama iki damla gözyaşının da eksik kalmadığı. Hani o damlaların çizdiği yol daha dudak çukuruna gelmeden bu sefer gülmeli bir sahneyle incelir, çizgi olur gözler. Yaşlı gözlerle gülmeye çalışınca ekran buğulanır, bulanık olur ekran/perde göremezsin. Bir yandan burnunu çekerken diğer yandan gözündeki yaşı silersin kolunla, sonra da burnunu tabi. İşte o filmlerin atası, “Çağan Irmak filmleri diye bir şey var” dedirten geleneğin ilk kurşunu “Babam ve Oğlum”. O kadar ses getirdi o kadar konuşuldu o kadar övgü aldı ki film, yıllardır anlamsız bir antipatiyle filmi izlememek için her seferinde kanal değiştirdim, her film akşamında başka filmler seçtim. Sahi nedendir bu popülere karşı duyulan antipati? Birileri bir filmi çok sever, bir mekana çok gider, bir kadını/erkeği çok beğenir, bir şarkıyı çok dinlerse ondan uzaklaşıp başka daha az bilinenlere yönelme isteği? Kendine has, kendine özel olsun isteği mi, popülerlik etkisiyle tüketim toplumuna gösterilmek istenen tepki mi? Neden bilmiyorum ama inkar edilemeyecek bir çoğunluk bu duyguya sahip ve hayatlarımızı işgal ediyor bu duygu. Aslında bu duygunun insana yaptırdıklarının, tüketimi nasıl da körüklediği çok acıklı bir paradoks değil mi? Ama bu yazının konusu değil bu. Bu düşüncelerin arasında başladım yıllardır izlemeyi ertelediğim filme. Elimde yarım Karaburun mandalinası; kalın kabuklu, bol çekirdekli ama bal gibi tatlı. Saat gece 04.00’ten biraz ilerde gün artık 30 Aralık. 2020’ye saatler kalmış Babam ve Oğlum’un son sahneleri, damlalar çizerken yanaktan yolunu, daha dudak çukuruna gelmeden gülmeli bir sahneyle inceldi gözler, çizgi oldu. Yaşlı gözlerle gülmeye çalışınca ekran buğulandı, bulanık oldu. Bir yandan burnumu çekerken diğer yandan gözümdeki yaşı sildim kolumla, sonra da burnumu tabi. Tam o esnada bir söz küçük Deniz’den tokat gibi: “İnsan büyüyünce hayalleri küçülür mü?”

Kadife yürekli insanlar iyi ki var, kadiye yürekli insanların filmlerini çeken Çağan Irmak da.

https://www.youtube.com/watch?v=9LIjMRcjW_Y